İnsanın varoluşuna dair en sarsıcı sorulardan biri şudur: Gerçek ölüm nedir? Toprağın altına girmek mi, yoksa kalbin susması mı? Zira asıl gurbet, bedenin kara toprağa teslim edilmesi değil; insanın kendi vicdanının dışına sürgün edilmesidir. Başucunda taş olanlar, dünya serabından uyanıp mülkiyetin ve kibrin yükünü bıraktıkları için “gerçek âlemin” saf huzuruna ermişlerdir. Onlar için dünya perdesi kapanmış, hakikat perdesi aralanmıştır.
Fakat nabzı attığı hâlde ruhu donmuş olanlar ne olacak? Bakışı olduğu hâlde hakikati göremez hâle gelen, kalbi attığı hâlde merhameti susmuş insanlar… İşte asıl üzerinde durulması gereken, bu “yürüyen ölüler”dir.
Yürüyen bir ölü için diriliş, önce içinde bulunduğu ağır uykuyu fark etmekle başlar. İnsan, kendi konfor alanının sıcaklığına öylesine alışır ki başkasının üşüdüğünü hissetmez olur. Oysa diriliş; bir başkasının sızısını kendi bedeninde duyabilmektir. Sadece kendine tapan o bencil döngüden çıkıp bir yaraya merhem olabilmektir. İnsan, kendi konforunun hapishanesini bir başkası için sorumluluk bilinciyle yıktığı an, göğüs kafesine sıkışmış o dar nefes genişler. İşte gerçek hayat, tam da o sızının içinden doğar.
Bilgi ve mülk, ruhu diri tutmaya yetmez. Aksine çoğu zaman insanı ağırlaştırır; onu yürüyen bir heykele dönüştürür. Biriktirmekle büyüdüğünü zanneden insan, aslında yüklenerek küçülür. Oysa hakiki diriliş; her adımı bir şahitlik makamı bilmekle, biriktirmek yerine infak etmekle mümkündür. Kalbin üzerini örten dünyevi tozlar, ancak merhamet gözyaşlarıyla yıkanır.
Başucumuzda taş durmadan evvel, içimizde taşlaşmış duyguları eritmek zorundayız. Hakikatin sesine kulak kesilmek, vicdanın çağrısına icabet etmek ve sorumluluğu bir yük değil bir onur bilmek gerekir. Çünkü insan, ancak başkası için yaşadığında gerçekten yaşamış olur.
GÜLLER YEŞİLKAYA

