Ramazan gelince sofralar büyür, kalpler yumuşar.
Ama bazen iyilik yaparken, fark etmeden bir kalbi daraltırız.
Bir kapının önüne bırakılan koli, gerçekten o evin derdini bilir mi?
Her ihtiyaç, makarna ve kuru gıdadan mı ibarettir?
Bir anne düşün…
Ocağı tütmüyor, tüp yok..
Elektrik faturası masanın kenarında bekliyor.
Çocuğu süt istiyor veya bir gofret,
Belki sadece portakal veya bir muz…
Belki de akşam, herkes gibi pide kuyruğuna girip sıcak bir Ramazan pidesi almak istiyor…
Yoksulluk bazen her şeyi varken karın doyuramamaktır.
Ama bazen de herkesin yaptığı sıradan şeyleri yapamamaktır…
Bir esnaf lokantasında oturup, kimseye mahcup olmadan bir tabak yemek yiyebilmek…
Fırının önünden geçerken canı çektiği için içeri girip bir poğaça alabilmek…
Yıllar önce bir röportajda küçük bir kıza sormuşlardı:
“Zengin olsan ne yaparsın?”
Cevabı çok kısaydı:
“Poğaça alırım.”
İşte yoksulluk bazen budur.
Bir çocuğun hayalinin bir poğaça kadar küçük kalmasıdır.
İyilik; karşındakini kendi tercihine mahkûm etmek değildir.
“Ben gördüm neler yapıyorlardı, onlara yardım mı yapılır…”
Ya da “Ben bunu uygun gördüm” demek kolaydır.
Zor olan, “Sana ne lazım?” diye sorabilmektir…
Ya yanlış harcarsa?” diye endişe ediyoruz.
Peki biz, Allah’ın bize emanet ettiği nimetleri kusursuz mu kullanıyoruz…?
Merhamet, hesap cetveliyle büyümez…
Belki en kıymetli yardım, sessizce uzatılan bir zarftır.
Çünkü o zarf, bir insana yeniden tercih hakkı verir…
Belki o evin ihtiyacı bir koli değil; bir pide, bir poğaça, bir faturadır…
Belki de en büyük iyilik, bir yetimin başını incitmeden okşamaktır.
Fakir olmak iradesiz olmak değildir.
İhtiyaç sahibi olmak, seçme hakkını kaybetmek değildir…
Allah bize verirken şart koşmadı.
Belki bizden beklenen de, verirken incitmemektir…
Selametle…
Hayırlı ve Bereketli Ramazanlar…
İsmail Hakkı ÜNLÜ

