Hepimiz şahitlik ediyoruz ki; özel veya tüzel kişiler tarafından veya devlet tarafından, herhangi bir haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz anda, hemen o “son dönem yetiştirilme tarzı” devreye giriyor.
Aman Kimseye Hakkını Yedirme,
Sen Ezilme, Ezen Ol,
Ben Niye Üzüleyim, El Üzülsün,
Benim Anam Ağlayana Kadar Başkasının Anası Ağlasın gibi, aslında özümüzde olmayan ama sonradan ruhumuza zerk edilen bir anlayışla kuşatıldık. “Alemin salağı biz miyiz?” ya da “Hakkını arayacan bu devirde aslanım!” diyerek kaybetmenin alt ego psikolojisi içine hapsolduk. Artık hak etmek yerin e, ne pahasına olursa olsun haklı çıkma mantığıyla yaşıyoruz.
Kaybetmek; sanki, kötülük ve aşağılık duygusuymuş gibi bir psikoloji dikte ediliyor. Siyonist projelerin desteklediği yarışmalarda, yemek programlarında ve ödül törenlerinde öğretildiği üzere; kazanmak için her şeyin normalleştirildiği, ahlaktan, edepten, insanlıktan ve en önemlisi İslam’dan uzak öğretilerle gençlerimiz zehirleniyor. Genç yaşta bedel ödemeden genel müdür, CEO, belediye başkanı olma derdine düşen; kolaycı, “hemenci” ve köşe kapmacacı bir nesil türetildi. Bedel ödemek yerine bir an önce hedefe ulaşma hırsı ve bu yolda yapılan her yanlışı kendi “haklılığına” kılıf uydurma gayreti…
Maalesef toplumumuzda, özellikle İslam’da var olan “büyüğe saygı” kültürü her geçen gün eriyor. Kendi çocuklarını “kral, kraliçe, prenses, paşa” diyerek büyütenler, aslında zapt edemedikleri “küçük tanrılar” oluşturuyorlar. Bu çocuklar büyüyüp çirkinleştiğinde ise kimse onlara mâni olamıyor. Oysa bizde, büyüklere akrabalık derecesine bakılmaksızın; yoldan geçen herhangi birine saygı duyulur, ayağa kalkılır, yer verilir ve hâl hatır sorulurdu. Şimdi ise “kalabalık yapıyor, bir faydası da yok” bilinci yerleştirilmeye çalışılıyor. Özellikle pandemi döneminde 65 yaş üstüne getirilen kısıtlamalarla; onları değersizleştirmek, “sigortadan düşürmek” ve ilk feda edilecekler listesine koymak gibi gizli hedefler vardı…
Engin denizlerde Çelebi Barış (Manço) olmak yerine, sahte kimliklerin ardına gizlenip karada sandal, gerçekle alakası olmayan ama Aytaylı olduklarını iddia edenlerin sesi daha çok çıkar oldu… Bir yanımızı toparlamaya çalışırken, diğer yanımızın gücümüzün yetmediği sebeplerle bozulmasını izliyoruz. Bugün, bir saat fazla çalıştı diye devleti üç kuruşluk mesai için şikâyet eden, anne-babasını miras davasında mahkemeye veren, kendisine sunulan her imkânı “mutlak hakkı” görüp başkasına verilene düşman olan bir anlayışa geçildi. Komşusuna “Çocuk hasta, biraz sessiz olur musunuz?” diyenin hayatı dar ediliyor…
İşin en acı tarafı ise şu: Her durumu bir dava, dilekçe, itiraz, eylem veya yürüyüş mevzusu haline getirenlerin; haksız yere idam edilme kararları çıkan Filistinli bebekler, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar için parmağını kıpırdattığını görmedik… Göremeyiz de. Çünkü bu insanlara sadece “kendi haksızlığına” müdahale etme bencilliği öğretildi. Hak arama, artık “hak çalma” yöntemine döndü…
Peki, biz bu kardeşlerimiz için parmağımızı kıpırdatmazken; başımıza bir hal geldiğinde, yani suya düştüğümüzde veya kaybolduğumuzda kime sarılacağız? Yılana mı? Yoksa öldüğümüzde, hesap gününde “Ben o ara eksik harcırahın kavgasını veriyordum, maaş zammını, yeni arabayı, falan dükkânı kovalıyordum” mu diyeceğiz?
Filistinlileri bir bir asarlarken hangi deliğe girerim, nereye sığarım bilmiyorum. Gözleri gözümden hiç gitmeyen ve “İnşallah hakkını helal eder” diye dua ettiğim kardeşim Ebu Ubeyde’nin yüzüne öte tarafta nasıl bakarım, hiç bilmiyorum…
RABBİM YARDIM EDER İNŞALLAH. UYANMAK ÜZERE.
İsmail Hakkı ÜNLÜ

