FİLİSTİN TÜRKÜSÜ

Ayaklarımın altında ben yürüdükçe sanki türlü çocuk şarkıları söyleyen çiçekler korosu vardı. Rengarenk ve bir o kadar da mis kokulu. Annemin yeni işlediği çiçekli seccadenin desenlerini görür gibi oldum.

Ayaklarımın altında ben yürüdükçe sanki türlü çocuk şarkıları söyleyen çiçekler korosu vardı. Rengarenk ve bir o kadar da mis kokulu. Annemin yeni işlediği çiçekli seccadenin desenlerini görür gibi oldum. Onlar böyle güzel şarkılar söyledikçe çarşaf çarşaf serilmiş çiçekli kırlarda; rüzgarı koltuk altlarımda hissederek koşmaya başladım. Öylesine coşkuyla koşarken bacaklarıma sıçrayan suyun serinliğini hissettim. Yere doğru başımı çevirdiğimde bir dere kenarına vardığımı fark ettim. Etrafında minik çakıl taşları olan dereye inci kolye gibi gerdanlık olmuştu. İçlerinden en güzel renkli olanlarını tek tek toplayıp pantolonumun cebine doldurdum. Sonra tam karşımda yüksekçe bir tepe gördüm. Yeşilliklerin üstünde nokta nokta kırmızılıkları fark ettim. Derenin karşısına nasıl geçtiğimi bilmeden kendimi o kırmızılıkların yanında buldum. Bir de ne göreyim. Olgunlaşmış iri iri böğürtlenler. Dizi dizi öylesine lezzetli görünüyorlardı ki hemen toplamaya başladım. Ellerim böğürtlen suyu ile kıpkırmızı olmuştu. Sonra böğürtlen suyu ile bulanmış ellerimi üzerime başıma sürdüm. Her yerim kan gibi kıpkırmızıydı. Ben böylesine iştahla böğürtlen yerken yanıma beyaz yemenili çiçekli elbise giymiş bir teyze geldi. Bana doğru seslenerek,

-Sen nereden geldin bakalım buralara. Ben ise iştahla yemeye devam ederek,

-Ben Filistin’den geldim buraya teyze sende kimsin?

-Ben anayım yavrum hoş geldin. Hoş görü ile geldin. Sefa geldin. Gel de derede ellerini yıka, üstünü başını sil, bir de güzelce kana kana su iç. Ağzının avusunu alır da gider.

Teyzenin dediklerini yaptım. Ona minnet duyuyordum. Bu su çok iyi gelmişti. En önemli soruyu, teyzeye merakla sordum. -Peki teyze burası neresi?

Teyzenin gözlerinde sanki yıldızlar saklı kalmış da gece karasında parlamış gibi aydınlanmaya başladı. Ve o rahatlatıcı sakin sesi ile cevap verdi.

– Bende burada bir anayım yavrum. İçimde insan dolu. Burası herkesin yurdu. Benim merakım geçmemişti. Soru sormaya devam ettim.

-Ama bana adını söylemedin teyze. Senin adın ne? Teyzenin gözlerinde yaşlar birikti. Kendini ağlamamak için zor tutuyordu. Ama gözyaşı çoktan yuvasından akıp gitmişti.

Titreyen sesiyle yanıt verdi -Benim adım Anadolu, benim yurdum öksüz yetim yurdu yavrum.

“Neresiydi bu Anadolu?” aklımda bin bir soru birikintisi kalmıştı bir köşede. Bu dingin bu rengarenk doğanın tam ortasında kulaklarımda müthiş bir gürültü bağır çağır haykırıyordu. Gözlerimi açtığımda yatağımda sırılsıklam yatıyordum. Başım gülle gibi yerinden kalkmıyordu. O gürültülü ses yine kulaklarımı sağır edercesine yankılandı. Bomba seslerinin ardından odamın kırılan camları yatağıma ve üzerime saçıldı. Artık iyice anlamıştım bir rüyadan uyandığımı. Oysa okul çağına yeni başlayacak, tomurcuk bir gül gibi açmayı bekliyordum. Okula gitmek için uyanmalıydım bu sabaha. Güneş damlamalıydı yüzüme, cam kırıkları değil. Okumak için, öğrenmek için aydınlık bir sabaha uyanmalıydım. Bomba sesleri değil, okul zili çalmalıydı kulaklarımın dibinde.

Daha rüyamın etkisinden çıkamadan Filistin gerçeği ile gözlerimi açmıştım. Bu hayal kırıklığını yenmeye çalışırken babam içeriye hızlıca girdi. Onu hiç böyle görmemiştim. Yüzünde acıdan öte başka bir sızı vardı. Çaresizlik yüzüne nakış gibi sıkı sıkı işlenmişti. Ondaki bu ifade beni kelimelere dökemeyeceğim bir yokluk hissine itti. Aklımda bir alarm gibi çalan “Şimdi biz ne yapacağız?” sorusu o kadar dermansız ve yalnızdı ki. Okula başlayacağım ilk gün umut ile dost olmayı beklerken, yokluk hissiyle kardeş olmuştum.

Annem ise geçen yıl bizden çoktan gitmişti. Şehrimizin pazar yerine atılan bombayla tek bir parça kalmadan yok olmuştu bu dünya üzerinden. Belki de tozları yıldızlara ulaşmıştır. Geceleri yıldızlardan bize el sallıyordur da bizim haberimiz yoktur. Onun sıcaklığını hissetmemek kadar acı ne olabilirdi diyordum. Tam o sırada babamın,

“Haydi gidiyoruz, Mervan, kardeşin Yakub’u da al, haydi çabuk. Üstümüze bina yıkılmadan çıkalım buradan.

Ben hemen köşede kendimiz için hazırladığım acil durum çantasını sırtıma taktım. Yanımdaki yatağın üzerinde korkuyla ağlayan kardeşim Yakub’un elinden tutup sürüklemeye başladım. Yakub benim bu hiddetli el tutuşumdan iyice korkarak feryat figan ağlamaya başladı. Onu sakinleştirmek için dilimden şu cümle döküldü.

-Korkma Yakub, Yusuf’ u kuyudan sen kurtaracaksın. Bu sözü gönlümdeki fısıltının cesareti ile söylemiştim. Öylece dilimden dökülüvermişti.

Ardından, babamın sesini yeniden duydum. -Haydi Merdan, haydi Yakub, ülkemizi bulmaya gidiyoruz.

Babam ülkemiz deyince rüyamdaki Anadolu aklıma geldi. Aklımdaki o soruyu, cevabına hasret soru verdim. -Baba Anadolu neresi? Babam gözlerinde bir hüzün kuyusu nemli bir bakış ile, -Cennet Merdan.

Babamın sözünü keserek çocuk ruhumun telaşı ile yine sordum. -Cennet mi? Rüyamdaki yer Anadolu, bir cennet mi baba? Bombaların patladığı, kıyametin koptuğu ülkemde bir an cennet saçıldı yıkılmak üzere olan evimize,

-Cennettir oğlum, dört mevsimi içine çeken, toprağı bereketli Ozanlar diyarı, türküsü candandır. Bir Neşet Ertaş türküsünde Yolcu olmaya haydi cennete gidelim.

Bu sefer içimdeki coşkulu ses yanıt verdi bana. ” İşte orası senin cennetin Merdan, git haydi yola yoldaş ol.”

Kalbimin ortasında özgür çocuklar cıvıldaşıyordu. Korkmuyordum artık. Ben yedi yaşında henüz okul yüzü görmemiş Merdan, artık korkusuz bir Anadolu yolcusuydu. Babama doğru yüksek sesle bağırarak, “Haydi baba, gidelim Anadolu yurduna, orada Ozan Neşet’ i bulmaya.” Ah babam, göz yaşları ile dolu yüzünü bana çevirerek,

-Tamam oğlum, ” Yolcu” türküsünün sahibinin diyarına gidelim. diyebildi.

Ah babam, her tür müziği severdi. Ama dinlediği ezgilerde, dilinden Bozlak adını duymuştum. En çok da o müziği sever, dinlerdi. Adına bağlama dediği bir müzik aleti de vardı. Evimizde annem varken de çok çalar, söylerdi. Annem bizden göçtükten sonra da bir köşede için için söylerdi. Öyle ki benim bile dilime dolanırdı o ezgi, “Tatlı dillim, güler yüzlüm e ceylan gözlüm, gönlüm hep seni arıyor neredesin sen? “Zamanında bu ezgi hangi dildedir baba diye sormuştum. Türkiye diye bir ülkede okudum ben oğlum. Üniversite yıllarım başkenti Ankara’ da Dil Tarih Coğrafya fakültesinde Arap Dili ve Edebiyatı okumakla geçti. Oradan bilirim Türkçe’yi.” dedi.

Babam edebiyat öğretmeniydi. Çok güzel şiirler, öyküler yazardı. Bize arada sırada onları anlatırdı. Annem ev hanımıydı. Çok güzel bir kadındı. Eli çok lezzetliydi. Severek yemek yapardı bize. Mutfaktan hiç çıkmazdı. Onun mutfakta çıkardığı tabak, çatal sesleri güvende hissettirirdi bizi. O günde yine yemeklik malzeme almak için pazara gitmişti. Sonra bir daha asla dönmedi. Sabahları kalktığımda mutfaktan gelen o sesler kesildi. Sıcak ekmek kokusu gelmiyor artık burnuma. Tek teselli evimiz de kalmamızdı ama artık o da yoktu.

Ben Merdan, hiç çocuk olmadan büyüyen Merdan. İçinde koca bir çınar büyüten Merdan. Bedeni çocuk ruhu olgun bir adam Merdan. Kardeşi Yakub’un değneği Merdan.

Bu düşünceler arasında babamın haykırışını duydum. -Haydiiiii çıkııın yoksa burada öleceğiz.

Binamızın sol tarafına bir bomba daha düşmüştü. Can havliyle binadan nasıl çıktığımızı hatırlamıyorum. Koşarak mahallemizin caddelerinden hızlıca geçtik. Etrafta yanmış insan kokuları genzimi yakıyordu. Ağlayan bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar yeri göğü inletiyordu. Canımızın derdiyle olanca hızımızla koşmaya devam ettik. Ne kadar koştuk bilmiyorum ama artık bomba seslerini duymuyordum. Yakub babamın kucağındaydı henüz 4 yaşında ve cılız bir çocuktu. Babamın sırtında bir sırt çantası benim de sırtımda bana göre bir sırt çantası vardı. İçerisine ekmek, su, biraz bisküvi falan koymuştuk acelece. Yol ne kadar uzundu bilmiyorum. Bir o kadar da sıcaktı. Epey ilerlemiştik. Şehirden çok uzaklardaydık artık. Arkamı dönüp baktığımda şehrin çoğu yeri yangınla sarılmıştı. İnsan feryatları yeri göğü inletiyordu. Uzun bir yoldu dost diye yanımıza aldığımız. Topuklarımıza vura vura sürüklüyorduk bu ağır derdi. Koca bir ülke sığınmaya gidiyorduk dip köşe, güvenli bir yere. Ben, Yakub ve diğer çocuklar ağlamaya bile utanıyorduk. Yaşıyorduk ve uzuvlarımız yerli yerindeydi. Bu bizim şükür sebebimiz idi. Çünkü bu topraklarda sağ kalmak ve tam kalmak çok zordu. Bir kuyruk olarak kilometrelerce yürüdük. Toprak yol, biz yürüdükçe kabarmış duman olmuştu. Yolumuz, zordu ve yorucuydu. Yürüyecek halim kalmamıştı. Boğazım da toprak yolun tozları birikmişti. Boğuk bir sesle babama doğru seslendim. -Babaaaa, ben çok yorulduumm.

Babam hemen bana doğru döndü. Yüzü acı dolu çaresizlik içindeydi. Durumu kurtarmak isteyen babam, yapabileceği en içten gülümsemeli bir sesle, -Oğluuuum, bu bizim kurtuluş yolumuz, bu bir Filistin Türküsü, kulaklarına gelmiyor mu bak bağlamanın sesi. Varacağız en güzel yemyeşil diyarlara. Babam, o kadar yorulmuştu ki bu sözleri zar zor söyleyebildi. Çocuk aklımla babamın Anadolu ‘yu kastettiğini düşündüm. Rüyamdaki Anadolu ve o nur yüzlü teyze gözlerimin önüne geldi. O toprak yolu, Anadolu yolu gibi yürüyordum. Etrafımda yemyeşil çayırlar, rengarenk kır çiçekleri. Ucu gelin duvağı gibi kar kaplamıştı sıra sıra dağları. Gürül gürül çağlayan nehirler sarmıştı yemyeşil coğrafyayı. Ah Anadolu seni görmek ne güzel olurdu. Hayalin zihnimde tatlı bir rüya gibi. Ben bu hayalleri düşlerken aniden tökezledim. Yere baktığımda tozlu toprağı fark ettim. Etrafını toz bulutunun sardığı, asık suratlı çehresiyle karşımda, insan ile dolu uzayıp giden bir kuyruk gördüm. Ne kadar zamandır gözlerim Anadolu’nun hayalini kuruyordu bilmiyorum. Gerçeği ayağıma takılan taş ile fark etmiştim. Sancılı bir hikayeye doğru giden bu yolu yavaş yavaş idrak ediyordum. Ne kadar süredir yolların yükünü çekiyorduk? Nereye gidiyorduk? Gözlerimden süzülen yaşların akmasına bile izin vermiyordu bu tozlu rüzgar. Aklımdaki can telaşı sorumu babama sormak için sabırsızlanıyordum. O kadar yorulmuştum ki bir yerde durup dinlendik mi onu bile hatırlamıyorum. Ayaklarımın feri kesilmişti. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Dayanamadım ağzımdan sorumu çıkarı verdim,

-Babaaaa, biz neredeyiz? Zavallı babam güç bela başını bana doğru çevirdi. Sesi kısık ve boğuktu.

-Merdaaan,iki saattir yürüyoruz. Sadece 15 dakika durakladık. Sonra bu kuyruğu kaybetmemek için devam ettik. Artık geldik sayılır ülkemize. Uzakta, karşıda görünüyor.”

Tozlu yolun devamında hemen karşıda beyaz bir örtü görür gibi oldum. O da neydi? Kar mı yağmıştı yoksa Anadolu’ya. Ne kadar güzel olurdu kim bilir kar yağsa Anadolu’ya. Buz gibi serinliğinde Yakub ile yuvarlanırdık belki de. Üzerine yatar vücudumuzun izini çıkarırdık. Kar topu oynar. Hayalimizdeki özgür kardan adamları yapardık. Bir de evimiz olsa sobalı, buz kesmiş el ve ayaklarımızı ısıtırdık. Pazarı varsa, kestane alıp üzerinde mis gibi pişirirdik. Ah Anadolu, kışın da güzeldir senin. Yaşamak gerek seni dolu dolu yaşamak. İyice yaklaşmıştık o beyazlığa. Küçük küçük ev gibi duruyorlardı. Çatıları da vardı. Ahh yoksa burası bir Türk otağı mı? Babam anlatmıştı, Türkler zamanında konar göçer yaşarlarmış. Çadırlar da yaşarlar, avcılık yapalarmış. İçimi heyecan kaplamıştı. Bizde böyle bir otağa gidiyor olmalıydık. Bu heyecanı düşündükçe yorgunluğum bedenimden, ruh gibi uçmuştu. Artık yürümüyor, koşuyordum. Yakub, babamın kucağında çoktan uyumuştu. İçimden coşkulu bir sesle ona seslendim.

“Haydi Yakub, Yusuf’u kurtarmaya geldik.”

Kalan bir saatlik yolu belki de yarım saat de aşmıştık. Artık orada çadır kentteydik. Benim Türk otağı diye hayal ettiğim yer bir çadır kentti. Aslında bende biliyordum bir cennete gitmediğimizi ama hayal kurmak o kadar güzeldi ki. O kadar iyi geliyordu ki çocuk ruhuma. Kendimi buna inandırmıştım. Yoksa o yol, çekilmez, bitmezdi. Kendimize boş bir çadırı zorla bulmuştuk. İçi bomboş aşsız, ekmeksiz, hepimizin aç kalacağı, çadırın buz gibi olacağı, yağmur yağınca her yerden su akacağı, yaz güneşinin acımadan kavuracağı, belli olan bir çadır. Bizimkisi cehennemin ortasında cenneti aramaktan başka bir şey değildi. Babam, ben ve Yakub, içimizde anasız bir burukluk ile taş gibi zemine uzandık. Çadırın minik penceresinden güneş süzülüyordu. Bir umut dedim Merdan, bir umut. Gün gelir güneş bir kere de bizim hatırımıza doğar. Bizim hatırımıza yağmur çiseler. Bizim hatırımıza gök gürler. Bizim hatırımıza Anadolu da çiçekler açar. Bizim hatırımıza babam, anneme, bir Neşet türküsünde,

“Tatlı dillim, güler yüzlüm, e ceylan gözlüm, gönlüm hep seni arıyor.

Neredesin sen?” der?

Sıdıka ÇAL ARSLAN

Ali Bozkurt

Related Articles

Bir yanıt yazın