Çok uzun zaman önce…
Belki aylar, belki mevsimler kadar uzun süre…
Acının koynunda yaşadım.
İçimde taşıdığım derin sızı yüzünden geceleri uyuyamadım;
Sabahları perdeleri açmaya gücüm olmadı.
Dışarı çıkamadım, insan yüzü görmedim, sesim konuşmayı unuttu…
Bir evin içinde değil, kendi içimde kapalı kaldım.
Kimseye anlatamadım, kimse duymadı…
Çünkü senin gidişin, bana kelimeleri bile ağır kılan bir yük bırakmıştı…
Bazen gecenin sessiz bir anında ağladım,
Hem de öyle sessiz ki, gözyaşlarım bile birbirinden utanıp
ses çıkarmadan aktı.
Kendime itiraf etmediğim bir şeyi sana itiraf edebilirdim:
Bekledim…
Belki ararsın diye…
Belki bir gün kapımın önünden geçerken,
Kalbimin bir anlığına beni yoklamış gibi çarpar da
bir “nasılsın” fısıldarmışsın diye…
Belki hiç bir şey demeden sadece adımı söylermişsin diye…
Ama sen aramadın.
Bir kez bile…
Ben ise o aramayana binlerce kez içimden döküldüm…
Sana yazdığım ama hiç göndermediğim cümleler oldu;
Söylemeyi bile hayal edemediğim sözler sakladım…
Her gün biraz daha içime kapandım, biraz daha küçüldüm,
biraz daha yalnızlaştım.
Sonra bir gün…
Belki bir sabah, belki de bir gece farketmeden
acı biraz hafifledi. Önce gözyaşlarım azaldı, sonra bekleyişim…
Sanki içimdeki acı fırtına yorulmuş gibi sakinleşti…
Ben, o çok uzun bir süreden sonra ilk kez yatağımda
sessizce uykuya daldım… İlk kez perdeleri açtım, ilk kez kendimi
susturmadan nefes aldım. Ve zaman geçti…
İtiraf etmesi zor ama;
Acıyı unuttum bile…
Bu unutmak, sevmediğim için değil:
Yaşamın insanı mecbur bıraktığı o ağır kabullenişten…
İnsan, en çok yüreğini parçalayan şeyi bile bir gün
sesizce katlar, bir çekmeceye koyar, üstüne başka günleri
dizer… Ama iyileşmekten başka çarem olmadığını da
öğrendim…
Zaman işte… inatla akıyor. Ve ben o akan zamanın
içinde törpülendim, eksildim…

