Her yıl 21 Mart geldiğinde ateşler yakılıyor, insanlar bir araya geliyor ve “bahar geldi” deniyor. Oysa Türk kültürel hafızasında Nevruz bundan çok daha fazlasını anlatır. Bu gün, sadece doğanın uyanışı değil; bir halkın kendini yeniden var edişinin simgesidir.
Ergenekon anlatısını hatırlayalım: Yenilgiye uğramış, varlığı tehdit altına girmiş bir topluluk… Dağlarla çevrili bir vadide sıkışıp kalmış bir gelecek… Ve ardından, demiri eriterek açılan bir yol. Bu, yalnızca bir kaçış hikâyesi değildir; bir dirilişin, bir yeniden doğuşun anlatısıdır.
İşte Nevruz tam da bu noktada devreye girer. Çünkü bu bayram, Ergenekon’dan çıkışın takvimdeki karşılığı olarak düşünülür. Yani ateş yakmak, sadece eski bir gelenek değildir; demirin eritildiği o anın sembolik tekrarından ibarettir. Ateşin üzerinden atlamak ise bir eğlence değil, arınmanın ve yeniden başlamanın bedensel ifadesidir.
Antropolojik açıdan bakıldığında burada çok daha derin bir yapı görürüz: Mit ve ritüel iç içe geçmiştir. Ergenekon anlatısı bir “hafıza” ise Nevruz bu hafızanın her yıl yeniden yaşanmasıdır. Toplum, geçmişini sadece anlatmaz; onu ritüeller aracılığıyla yeniden kurar.
Belki de bu yüzden Nevruz, sıradan bir bayram gibi kutlanmaz. İçinde hem doğanın döngüsü hem de insanın var olma mücadelesi vardır. Kışın bitişiyle birlikte yalnızca toprak değil, bir anlam dünyası da yeniden canlanır.
Bugün Nevruz’u sadece “baharın gelişi” olarak görmek, bu derinliği eksiltmek olur. Çünkü Türk kültürel perspektifinde Nevruz, her yıl yeniden Ergenekon’dan çıkmaktır. Yani sadece doğanın değil, bir toplumun da kendini hatırlaması, toparlaması ve yeniden yola koyulmasıdır.
Ateşin etrafında toplanan kalabalıklar belki bunun farkında değil. Ama o ateş, yüzyıllardır aynı şeyi söylüyor: Her karanlığın ardından bir çıkış yolu vardır. Ve bazen o yol, demiri eritmek kadar zor olsa da, mutlaka bulunur.
Remziye Bürlükkara Eker

