Dünyanın en günahkâr insanı bile olsam yine İslam’ı savunacağım
“Dünyanın en günahkâr insanı bile olsam yine İslam’ı savunacağım. Konunun şahsımla alakası yok.”
Bu cümle ilk bakışta paradoks gibi görünebilir. Çünkü çoğu insan, bir inancı savunabilmek için önce o inancın en iyi temsilcilerinden biri olunması gerektiğini düşünür. Oysa hakikat ile insanın kusurları aynı şey değildir.
İnsan hata yapar, günaha düşer, zayıflıklar gösterir. Tarih boyunca hiçbir toplum tamamen kusursuz bireylerden oluşmamıştır. Fakat bir insanın kusurlu olması, savunduğu düşüncenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir matematik öğretmeni hata yapabilir; bu durum matematiğin doğruluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir Müslüman günah işleyebilir; bu da İslam’ın hakikat iddiasını değiştirmez.
İslam’ı savunmak, kişinin kendisini aklamak için yaptığı bir savunma değildir. Aslında tam tersine, insanın kendi eksikliğini kabul ederek hakikatin kendisinden daha büyük olduğunu ifade etmesidir. Bu bakış açısı, dini kişisel bir kimlik gösterisinden çıkarıp evrensel bir ilke haline getirir.
Burada önemli olan nokta şudur: Bir dinin doğruluğu, onu temsil eden insanların kusurlarıyla ölçülemez. İnsanlar eksik olabilir; fakat ilkeler daha yüksek bir zeminde durur. Bu nedenle kişi kendini sorgulayabilir, hatalarını kabul edebilir, fakat yine de inandığı hakikati savunmaya devam edebilir.
Aslında bu tavır, samimiyetin bir göstergesi olarak da görülebilir. Çünkü kişi, “Ben kusursuz olduğum için değil, doğru olduğuna inandığım için savunuyorum” demektedir. Bu yaklaşım, dini savunmayı kişisel çıkarın veya imajın ötesine taşır.
Sonuç olarak mesele bireyin ne kadar günahsız olduğu değil, hakikatin ne olduğudur. İnsan kusurlu olabilir; fakat hakikat kusurlu olmak zorunda değildir. Bu yüzden bir insan şöyle diyebilir:
“Ben mükemmel olmayabilirim. Ama doğru olduğuna inandığım şeyi savunmaktan vazgeçmem.”

