İnsanlık, ateşi bulduğunda bir mucizeye tanıklık etti. O kıvılcım yalnızca karanlığı aydınlatmadı, aynı zamanda yeni bir çağın kapısını araladı. Fakat ne zaman ki ateş, bir araç olmaktan çıkıp hırsların hizmetine sunuldu, o zaman içimizdeki insan da yavaş yavaş sönmeye başladı.
Güç… Herkesin peşinde koştuğu o görünmez taç. Uğruna dostluklar bozuldu, hakikatler çarpıtıldı, değerler birer birer yakıldı. Vicdan sustu, merhamet arka sıralara itildi. Çünkü güçlü görünmek, insan kalmaktan daha cazip geldi çoğuna.
Bugün etrafımıza baktığımızda yükselen binalar görüyoruz ama alçalan kalpler… Gelişen teknoloji görüyoruz ama gerileyen vicdan… Herkesin elinde bir “ateş” var artık. Ama onu yıkmak için kullananlar, yakmakla kalmadı; insanlığı da küllere gömdü.
Güç için bir hayatı yakmak, bir kalbi kırmak, bir insanı yok saymak bu kadar kolay mıydı? Ne oldu bize? Nerede kaybettik en basit, en saf halimizi?
Belki de o yüzden…
Ateşi bulan dünyayı da yaksaydı keşke…
Ama önce insanı yeniden inşa etmeyi bilseydi.
Çünkü yanan dünya değil sadece, yanan kalpler, yanan vicdanlar…
…Ve bizler, küllerin arasından hâlâ umut arıyoruz. Belki bir tebessümde, belki bir çocuğun gözlerinde, belki bir annenin duasında…
Unuttuğumuz her değer, geleceğimizden bir parça eksiltiyor. Güç, saltanat, koltuk, unvan… Hepsi geçici. Ama bir insanın gönlünde açtığınız yara, ömür boyu kapanmayabilir. Ateşle oynamayı alışkanlık hâline getirenler, en sonunda kendilerini de o yangının içinde bulurlar.
O yüzden:
Bırakın bir kere de güç değil, vicdan kazansın.
Bir kere de zeka değil, merhamet galip gelsin.
Bir kere de parlayan şeyler değil, içimizdeki ses yolumuzu aydınlatsın.
Çünkü insanlığı kurtaracak olan, yeniden insan olabilmektir.
Ve insan kalabilmek, bu çağın en büyük cesaretidir.
“Rabbim, elimizdekini değil; içimizdekini yücelt. Bize ateşle değil, kalple yol almayı nasip et.”

