Ateş… İnsanlık tarihinin dönüm noktası. Aydınlatan, ısıtan, pişiren, koruyan… Ama bir yandan da yakan, yıkan, yok eden. Belki de insanoğlu ilk kez orada kaybetti dengesini. Ateşi buldu ama vicdanı kaybetti. Isınmak yerine yakmayı öğrendi. Aydınlanmak yerine karartmayı…
İlk kıvılcımdan bugüne, her keşif insanı daha iyiye taşımalıydı. Öyle olmadı. Ateşi bulan insan; barutu icat etti, kurşunu döktü, tank yaptı, bomba üretti. Gelişmek yerine öldürmenin yollarını keşfetti. Medeniyetin taşıyıcısı olması gereken bilim, kimi ellerde kıyımın aracı oldu.
Dünyayı yakmadı belki o ilk ateş… Ama yakılan ormanlar, söndürülen umutlar, kararan gökyüzü, dökülen gözyaşları… Hepsi o kıvılcımın gölgesinde büyüdü. İnsan, ateşi değil; merhameti unutunca karardı dünya.
Her şeyin daha hızlı, daha güçlü, daha erişilebilir olduğu çağdayız. Ama insanlığın sesi bu kadar mı kısılırdı? Bu kadar mı değerlerden uzaklaşılırdı? Ne zaman başardık değer yargılarımızı ilerleme adı altında kül etmeyi?
Keşke ateşi bulan, o anda dünyayı da yaksaydı.
Yaksaydı da bu kadar düşmemiş olsaydık insanlıktan.
Bu kadar parçalanmasaydık hırslarımızda, bu kadar kirlenmeseydik egolarımızda.
Bugün baktığımız her şey parlıyor belki. Ama sıcak değil. Isıtıcı değil.
Ateş var ama harareti insanı yaşatmıyor, yok ediyor.

